Just DNA mı Yoksa Fazlası mı Var?
- Kader Gül Odabaş

- 7 Ara 2025
- 5 dakikada okunur

İnsan bedeni, tek bir hücreden başlayarak karmaşık bir yapıya dönüşür. Doğduğumuz anda sahip olduğumuz genetik bilgi, fiziksel özelliklerimizin ve biyolojik sınırlarımızın çerçevesini çizer. Göz rengimizden iskelet yapımıza kadar birçok özellik, DNA’mızda kodludur. Ancak bu kodlar, hayat boyunca aynı şekilde okunmaz. Genetik, bir potansiyel alanı sunar; epigenetik ise bu potansiyelin hangi koşullarda, ne ölçüde ortaya çıkacağını etkiler. Bu yüzden doğduğumuz andaki hâlimizle kalmayız. Yaşam deneyimleri, çevresel koşullar ve hücresel ihtiyaçlar, genetik bilginin hangi bölümlerinin aktif olacağını belirler.
Epigenetik terimi, genetik bilginin üzerinde işleyen düzenleyici mekanizmaları ifade eder. DNA dizisini değiştirmeden, genlerin ne zaman ve ne ölçüde ifade edileceğini etkileyen sistemleri kapsar. Beslenme, stres, uyku düzeni ve fiziksel aktivite gibi faktörler, bu düzenleyici mekanizmalar üzerinde rol oynayabilir. Ancak epigenetik, genetiği “yeniden yazmaz”; genetik sınırlar içerisinde çalışır.

Genetik, hücrenin ortasında duran, nesiller boyu aktarılmış kadim bilgileri içeren bir kütüphane gibidir. Epigenetik ise hangi kategorideki kitabın ne zaman açılıp okunacağını kontrol eden bir görevli gibidir. Epigenetik anlatılırken en sık başvurulan benzetmelerden biri beslenmedir. Genetik olarak sahip olduğunuz avantajlı özellikler (örneğin kolay kas geliştirmek, gür saçlara sahip olmak ya da yaratıcı olmak) epigenetik sayesinde ortaya çıkabilir. Çok iyi bir koşucu olmak için uzun, ince bacaklara ve güçlü bir nefese sahip olabilirsiniz; yani genetik olarak buna uygunsunuzdur. Fakat doğru beslenmez, zihninize iyi bakmaz ve bir gün kalkıp koşmayı denemezseniz, genetik potansiyelinizin bir anlamı kalmaz. Genetik ve epigenetik birbirlerine bağlıdır; biri varsa diğeri de mümkün olur.
Genetiği bir evin kaç odalı olduğu ve ne kadar büyük olduğu şeklinde düşünürsek, o evin içini nasıl döşediğimiz ve kullandığımız ise epigenetik olarak tanımlanabilir. Yani, evin temel yapısı metrekare olarak küçük de olsa iç tasarımı ya da düzeni, evi olduğundan daha geniş veya ferah gösterebilir. Evi yeniden düzenlemek, temel mimari özelliklerini değiştirmez; duvarları daha kalın veya pencereleri daha büyük yapmaz, ancak mevcut avantajları öne çıkarabilir ve farklı bir atmosfer yaratabilir. Aynı şekilde, epigenetik düzenlemeler de genetiğin temel yapısını değiştirmeden, sadece genlerin nasıl ifade edileceğini şekillendirir ve genetik bilgide kalıcı bir değişiklik oluşturmaz.

Bu basit şekilde ki DNA'mız. Geniş adı deoksiriboz nükleotid asit. Adenin, timin, guanin ve sitozin adlı dört nükleotikden oluşmakta, kıvrak ama aynı zamanda tutucu düzeyde sıkıca kenetlenmiş bir yapıda. Kıymetli bilgileri tuttuğun farkında o yüzden kolay açılmayan bir şifresi ve korunakları bir merkezde varlığını sürdürüyor. Sahip olduğu dört farklı harfle (nükleotid) dizeler dolusu yoğun ve etkileyici bir roman. Ancak öyle her an her sayfası erişime açık değil. Bir elin o sayfayı açması ve okuması gerekiyor.

DNA'mız sahip olduğu bilgiyi saklarken histon isimli bir proteine sarılarak kapladığı alanı küçültür. Bu samimi sarılma, yer tasarrufu sağlarken aynı zamanda DNA’yı açılması daha güç bir hâle getirerek bilgiyi daha da güvende tutar. Histon proteinlerine sarılan DNA’nın bu paketlenmiş birimine nükleozom denir. Nükleozomlar, kendi aralarında katlanarak birbirlerine daha da yaklaşır; bu yapı kromatin liflerini ve sonunda o meşhur yapı olan kromozomu oluşturur. Yani DNA’nın sarmal yapısına erişmeden önce, histon proteinleriyle olan bu toplu kucaklaşmanın gevşetilmesi gerekir. Histon proteinlerinin DNA ile kurduğu bu birliktelik sayesinde bilgi korunur ve aynı zamanda hangi genin ne zaman okunacağının zamanlaması kontrol edilir.

İşte bu tatlı kuçaklaşmanın açılması kısmında epigenetik dediğimiz o kısım dahil oluyor. DNA’nın hangi kısmının histon proteinlerine sarılacağına ve hangi bölgelerin aktif gen olarak tanımlanacağına burada karar verilir. Histon–DNA ilişkisi rastgele gerçekleşmez; en büyük etken biyofizik kurallardır. DNA’nın AT-zengin bölgeleri daha esnek, GC-zengin bölgeleri ise daha rijittir. Bu durum, histon proteinlerinin DNA’nın en kıvrak noktalarına daha kolay tutunmasını sağlar. Ayrıca histonların pozitif yüklü, DNA’nın ise negatif yüklü olması aralarında güçlü bir elektrostatik uyum oluşturur. Yapısal olarak birbirlerine bağlanmalarını sağlayan bu iki özellik çok fazla spesifiklik sağlamaz asıl farklılığı ortaya koyan kromotin düzenleyici proteinlerdir. SWI/SNF, ISWI, CHD, INO80 gibi kromotin düzenleyici proteinler ATP harcayarak nükleozomu (DNA-histon kompleksi) kaydırabilir, çıkartabilir ve yeniden konumlandırabilir. Buna ek olarak histon kuyruklarında gerçekleşen modifikasyonlar (H3K4me3, H3K27ac vb.) kromatinin hangi bölgelerinin erişilebilir olacağını düzenler. Bazı DNA bağlayıcı proteinler (FOXA, GATA, PU.1 gibi) ise histonlarla sarılmış DNA bölgelerine bağlanabilecek kadar güçlüdür ve bu bölgelerin açılmasını sağlayabilir. Histonların kimyasal olarak değiştirilmesi, bu paketlenmenin sıkılığını doğrudan etkiler. Özellikle histon asetilasyonu, pozitif yüklü lizin kalıntılarında gerçekleşir ve DNA-histon etkileşimini zayıflatır. Kromatin gevşer, DNA daha erişilebilir hâle gelir ve transkripsiyon kolaylaşır. Bu nedenle H3K9ac ve H3K27ac gibi asetilasyon işaretleri genellikle aktif gen bölgelerinde bulunur. Histon metilasyonu ise tek yönlü bir etkiye sahip değildir. Örneğin H3K4 metilasyonu gen aktivasyonu ile ilişkilendirilirken, H3K27’nin trimetilasyonu gen baskılanmasıyla ilişkilidir. Fosforilasyon çoğunlukla DNA hasar yanıtı gibi stres durumlarında rol oynarken, histon ubikitinasyonu bağlandığı konuma ve sayıya bağlı olarak gen ifadesini hem artırabilir hem de baskılayabilir.

Hücre içinde bir genin aktif hâle gelmesi ya da tamamen susturulması rastgele bir süreç değildir. Bu kararlar, epigenetik mekanizmalar adı verilen ince ayarlı düzenleyici sistemler tarafından verilir. Epigenetik, DNA dizisini değiştirmeden gen ifadesini kontrol eden bir üst katman gibi düşünülebilir. Bu katman, hücrenin bulunduğu ortamı, ihtiyaçlarını ve kimliğini dikkate alarak hangi genlerin “konuşacağına”, hangilerinin ise sessiz kalacağına karar verir. Epigenetik kontrolün bir diğer önemli ayağı DNA metilasyonudur. DNA metiltransferaz enzimleri, sitozin-guanin (CpG) dizilerindeki sitozin bazına metil grubu ekleyerek gen ifadesini baskılayabilir. CpG dizileri genellikle CpG adacıkları hâlinde bulunur ve bu adacıklar sıklıkla genlerin promotör bölgelerinde yer alır. Promotör bölgede gerçekleşen DNA metilasyonu, baskılayıcı proteinlerin bağlanmasını kolaylaştırır, transkripsiyon faktörlerinin DNA’ya erişimini sınırlar ve heterokromatin oluşumunu destekler. Sonuç olarak gen susturulmuş olur.

Son yıllarda kodlamayan RNA’lar da epigenetik ağın ayrılmaz bir parçası olarak öne çıkmaktadır. MikroRNA’lar, siRNA’lar ve uzun kodlamayan RNA’lar; DNA metilasyonu ve histon modifikasyonları ile etkileşerek gen ifadesinin ince ayarını yapar. Bu RNA’ların heterokromatin oluşumuna katkı sağladığı ve hücresel kimliğin korunmasında kritik roller üstlendiği giderek daha net anlaşılmaktadır.
Tüm bu mekanizmalar birlikte çalışarak, aynı genetik bilgiye sahip hücrelerin neden farklı kimlikler kazandığını açıklar. Epigenetik işaretlerin bir bölümü hücre bölünmeleri boyunca korunur; böylece hücre, zaman içinde kim olduğunu “hatırlamaya” devam eder.
Kaynaklar ve Önerilen Okumalar:
Allis, C. D., Jenuwein, T., & Reinberg, D. (2015). Epigenetics (2nd ed.). Cold Spring Harbor Laboratory Press.
Bannister, A. J., & Kouzarides, T. (2011). Regulation of chromatin by histone modifications. Cell Research, 21(3), 381–395.
Beermann, J., Piccoli, M. T., Viereck, J., & Thum, T. (2020). Non-coding RNAs in development and disease: background, mechanisms, and therapeutic approaches. Physiological Reviews, 100(4), 1297–1379
Bird, A. (2007). Perceptions of epigenetics. Nature, 447(7143), 396–398.
Carey, N. (2012). The epigenetics revolution: How modern biology is rewriting our understanding of genetics, disease, and inheritance. Columbia University Press.
Cirillo, L. A., Lin, F. R., Cuesta, I., Friedman, D., Jarnik, M., & Zaret, K. S. (2002). Opening of compacted chromatin by early developmental transcription factors HNF3 (FOXA). Molecular Cell, 9(2), 279–289.
Clapier, C. R., & Cairns, B. R. (2009). The biology of chromatin remodeling complexes. Annual Review of Biochemistry, 78, 273–304.
Hargreaves, D. C., & Crabtree, G. R. (2011). ATP-dependent chromatin remodeling: Genetics, genomics and mechanisms. Cell Research, 21(3), 396–420.
Jaenisch, R., & Bird, A. (2003). Epigenetic regulation of gene expression: How the genome integrates intrinsic and environmental signals. Nature Genetics, 33(Suppl), 245–254.
Kornberg, R. D., & Lorch, Y. (1999). Twenty-five years of the nucleosome, fundamental particle of the eukaryote chromosome. Cell, 98(3), 285–294.
Luger, K., Mäder, A. W., Richmond, R. K., Sargent, D. F., & Richmond, T. J. (1997). Crystal structure of the nucleosome core particle at 2.8 Å resolution. Nature, 389(6648), 251–260.
Moore, L. D., Le, T., & Fan, G. (2013). DNA methylation and its basic function. Neuropsychopharmacology, 38(1), 23–38.
Strahl, B. D., & Allis, C. D. (2000). The language of covalent histone modifications. Nature, 403(6765), 41–45.
Zaret, K. S., & Carroll, J. S. (2011). Pioneer transcription factors: Establishing competence for gene expression. Genes & Development, 25(21), 2227–2241.



Yorumlar